7 Mayıs 2011 Cumartesi

Barbarella - Neon City

Şimdi biliyorum ki aklınızdaki ilk soru: Barbarella diye grup adı mı olur ve sen bunu nereden bulup çıkardın? İkinci soruya cevap vermeyi reddetmekle beraber, ismine aldanmayın, Barbarella aslında adının haksızlık ettiği kalibrede bir grup. O kadar ki, adamlar 2008 yılında çıkartmışlar bu güzeller güzeli EP'yi ve hiçbirimizin ruhu duydu mu? Hayır.

Ve çok da yazık olduğu anlardan bir tanesi bu, zira bu kadar güzel bir EP'nin bu kadar az bilinmesi resmen israf. Efendim, Barbarella, Hollanda'lı bir stoner hard rock grubu. Şimdi "stoner hard rock" ne derseniz, şöyle derim: stoner rock'ın şişman baslarını alın, gitar tonunu alın (fuzz yükleyin), bunu, ağır bir hard rock etkisiyle birleştirin (normalde stoner rock zaten hard rock altyapısını baz alır, o ayrı) ve dayayın ilginç bir "uzay" etkisini.... evet, uzay. Hayır, bu bir space rock albümü değil, fakat, ışın silahları, koniler ve Jetgiller hesabı bir uzay "havası" bulundurduğunu söylemek mümkün. Albüm kapağı olsun, şarkı isimleri olsun...

Şimdi müziği yukarıda tanımlamış bulunduk aşağı yukarı. Basitçe hard rock riff'leri, stoner tonları, gümbür gümbür bas, hard rock usulü davullar ve stoner rock'ın normalde sahip olduğu duygusuz vokaller (ki ben Josh Homme'u sorumlu tutuyorum bundan) yerine etkileyici, bazen çakal ama her zaman çok güzel vokaller var. Stoner türlerinin genel bir kötü vokal kullanma geleneği var gibi bir şey (1). Şükür ki burada öyle bir durum namevcut, ve bu da müziğe çok güzel katkıda bulunuyor.

Grubun tüketilemez ve insanı rahatça yerinden oynatabilecek bir enerjisi var: arada bunu kırmak ihtiyacını (haklı olarak) hissetseler de, rahatça adamı yerinden kaldırabilecek kadar gaz şarkılar var albümde. Ha, tabii ki grup sadece bu tip hızlı şarkılarla götürmüyor: Sonic Nomad ve Take Me to Your Leader şarkılarına kattığı groove, genel "uzay" havasına yatkın gitar numaraları ve bu şarkıların tempo olarak daha düşük olmasıyla arada kendi kurduğu düzeni bozmaya niyetleniyor. Bu güzel bir şey, zira bir albüm baştan sona harala gürele gidince de sıkabiliyor sonuçta.

Ha, grubun bir eksiği yok mu? Var - Sonic Nomad ve Take Me to Your Leader daha albümü ilk dinleyişte rahatça sıyrılıyor diğer şarkılar arasından, ve bu da diğer şarkılar biraz iç içe geçiyor demek. Neon City, (evet bildiniz) detay bir albüm, soloları olsun, riff'leri olsun.... baştan sona birkaç dinleyişten sonra şarkılar (Monobeep haricinde, o zaten kısalığıyla ayrılıyor) biraz kendi kimliklerini belli etmeye başlıyorlar. Fakat grup, yeterince bağımlılık yaratma katsayısı yüksek müziği ile grup sizi kendisine çeviriyor ve sürekli albümü dinleme isteği yaratarak bu açığını kapatıyor.

Uzun lafın kısası? Albüm mükemmel. Gidin alın dinleyin, pişman olmayacaksınız.

Artılar: Her şey.
Eksiler: Başta şarkıların biraz birbirine geçmesi.
Kime tavsiye edilir: Müzik dinleyen herkese, ne tür dinlediği vark etmez.

Barbarella resmi site: Barbarella
Barbarella bandcamp:Barbarellacamp

Neon City albüm kadrosu:
Jody Peters: gitar ve vokal
Remco Verweij: gitar
Joost Reijnders: bas
Peter Onstein: davul



1. Monobeep
2. Had Enough
3. Neon City
4. Sonic Nomad
5. Humble Stooge Hurricane
6. Take Me To Your Leader

DİPNOT 1: Black metal ve sludge metalin de var buna benzer aptal bir geleneği: kötü prodüksyon. Kardeşim, kırın zincirlerinizi ya, çekilmiyorsunuz bazen.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

The Devil's Blood - Come, Reap

Şimdi bu ne demeyin, benim huyumdur, nadiren keşfettiğim gruplar yeni/genç olur, hatta bazen, çoktan kariyerini kapatıp bitmiş gitmiş olurlar. The Devil's Blood için öyle bir şey söz konusu değildi, sadece bir sene gecikmeyle adamlara yer verdim atlasımda. Fakat daha ötesi, Doommantia yazarlığımla çakışacak şekilde, adamların beş şarkılık çıkış EP'sini, bir nev-i kaynağını bulunca direkt yumuldum ve sonuç, bu yazı.

2010 senesine damgasını vuran gruplar arasından iki isim göze çarpıyordu: The Devil's Blood ve Ghost (hak ettiği ilgiyi göremese de, Devil da dahil aslında.) Okült etkisi bol doom rock, hepsinde farklı farklı usüllerde. The Devil's Blood ise esasen 2008 tarihli Come, Reap EP'si ile ses getirmeye başlamıştı bile, sadece ancak Time of No Time Evermore ile patladılar. Ters sırayla gitmenin bana verdiği avantaj, nelerin değiştiğini anlamama yardımcı olması.

Şimdi, Come, Reap içindeki müzik, tabii ki Time of....'dan çok daha az rafine, fakat The Devil's Blood'ı olduğu şey yapan bütün ögeler yerli yerinde. Fakat grubun, Time of....'da bozmuş olduğu bir şey var Come, Reap'in içinde: atmosfer. Evet, EP aslında Ghost'un teatral havasına yaklaşır bir atmosfere sahip. Grup bu EP'de bulduğu havayı hiçbir zaman kaybetmemiş tabii ki, o ayrı, fakat EP, Time Of...'dan çok dah atmosferik.

Bir diğer nokta, Come, Reap'in içindeki doom rock (ve az buçuk heavy metal) rahat hissedilmesi. Bilhassa River of Gold, Iron Maiden ya da Judas Priest'in elinden rahatlıkla çıkabilecek bir şarkı. Bu klasik rock/metal'e yakınlığın yanı sıra, grubun kendine has müziğini yaratırken kullandığı hard rock etkisi daha belirgin, ve EP içerisinde, ful albüme nazaran daha fazla (ve resmen daha iyi) sololar mevcut. Bir diğer, ve çok daha garip, etkileşim blues rock - son şarkı olan Voodoo Dust, on küsür dakikalık bir şaheser, ve bana zaman zaman Samsara Blues Experiment'ı hatırlatacak bir şarkı (daha çok bilinen örnek vermek gerekirse Stevie Ray Vaughan falan derim.)

EP'nin güzelliklerinden bir diğeri ise gizemli havası. Cıngır cıngır giderken bile, sanki müziğin/kapının ardında sizi bir şey bekliyormuş havası yaratıyor. Hani Time of...'da ismiyle dikkat çeken ve atmosferiyle unutulmaz House of Ten Thousand Voices şarkısının beş farklı versiyonu gibi: sisli hava, gündüzü beklerken evden gelen sesler gibi şeyleri hatırlatan bir atmosfer var. Doom rock ifadesini kullanma sebebim zaten bu atmosferinden geliyor.

Peki, beş şarkılık bir EP ne kadar güzel olabilir de anlata anlata bitiremedin derseniz, şunu derim: Come, Reap, zaten klasik statüsünde olan Time of...'dan çok daha güzel bir albüm. Grubun aslında müziğini sürekli rafine ettiğini ve katiyen elden tamamen geçirip bazı ögelere bir kenara atmadığını gösteren bir esercik. Dibine kadar rock gitar, davul ve bas, o kendine has vokal, karanlık havası, Come, Reap şarkısının orta yerinde giren ve geçiş bitince müziğe arkaplan olan çığlıklardan tutun da, Voodoo Dust'ın resmen klasik statüsüne oynayan güzelliği ve psychedelic olmaya yakın geçen hipnotik havası....

Hani, hele hele sondan girdiyseniz, grubun en amatör, en kaba taslak haline doğru gittiğinizi hissedersiniz ya adım adım? The Devil's Blood için bu geçerli değil.

(Lejand ve benzeri bilgiler için, The Devil's Blood - Time of No Time Evermore albüm incelemesini okuyunuz.)



1. Come, Reap
2. River of Gold
3. The Heavens Cry Out for the Devil's Blood
4. White Faces
5. Voodoo Dust

3 Mayıs 2011 Salı

Witchcraft - Firewood

Eveet, döndük dolaştık geldik modern retro-doom-rock'ın ve occult rock'ın kaçınılmaz, gizemli ve bir o kadar da ortada ismine: Witchcraft. Bu İsveçli grubun sadece üç albüm ile tür devleri Electric Wizard ve Blood Ceremony gibilerinin yanına yerleşmiş olması, zaten kendi içinde gruba göz atmak için yeterli sebep. Benim diskografinin tam ortasını seçme sebebim ise, ilk albümün prodüksyonunun yetersiz gelmesi, ve son albüm The Alchemist'i hep yanlış zamanlarda dinlemeye çalışmış olmamdır.

Basitçe bakarsak, Witchcraft tam anlamıyla eski usül rock yapıyor. Ne kadar eski derseniz, şöyle diyeyim, Jimi Hendrix ile birazcık tanışıksanız gayet bu müzikle tanışıksınız demektir. Son 30 yılda pek duymayacağınız cinsten tınılar yakalıyorlar, ve bu adamların yaptığı müziğin öyle doğal bir parçası ki, kalkıp da "ısararla nostalji" diye kasıyorlarmış gibi hissettirmiyor. Sanki adamlar zaman makinesi icad edip, 60-70'lerden günümüze sıçradıktan sonra alet bozulmuş ve kalakalmışlar gibi bir hava sahibiler.

Albüm son derece rahat, son derece rahatlatıcı bir havaya sahip ve baştan sona sadece ve sadece duyacağınız en kaliteli usül, bazen basit, bazen daha karmaşık, ama her zaman son derece düzgün rock. Herhangi bir tür etkileşimi yazmam imkansız. Orta tempolu şarkılardan Mr. Haze gibi oynak ve solo gitara daha ağırlık veren şarkılara, oradan Sorrow Evoker ya da Wooden Cross (I Can't Wake the Dead) gibi daha yavaşlarına geçen grup, yaptığı müziğe son derece hakim. Şarkılar akışkan ve bir şekilde sizi esir almayı rahatça başaracak kalibrede.

Bir diğer nokta ise, müziğin az ama öz olması. Genellikle şarkılar, rock şablonuna dahil olduğu üzere, bir ana riff çevresinde dönüyor: geçiler, köprüler ve benzeri ekstra kısımlar bu noktadan uzaklaşsa da, öyle ya da böyle bu noktaya dönülüyor, dönülmeyen yerlerde de zaten grubun birazcık da olsa kalıbından sıyrıldığına tanık oluyorsunuz. Bunun aslında çok sık olmaması, grubun kendisini yerleştirdiği klasik rock ekseninden kaynaklanan bir şey: genel duruşları, yarattıkları müzik bundan çok kaymaya zaten müsait değil. Grubu zaten efsanevi müziğinin yanında, Led Zepellin benzeri okült eğilimleri ve akranlarının hard rock eğilimine karşılık koyduğu klasik rock eğilimi ayırıyor diğerlerinden.

Ha, tek bir problem var ise de o, vokalin bazen bayması. Şöyle ki, Magnus Pelander bazen James Hetfield'ımsı bir "dizeyi bitiren kelimeye/heceye 'ıah' ekleme" hastalığından muzdarip. Sesli harflerin çoğunlukta olduğu noktaları fazla uzatıyor ve her allahın dizesini 'nıah' ("Give mee a wooden crooooooooooosnhah" gibi) ile bitirmesi bir noktadan sonra komikleşmeye başlıyor zira dizenin kendisinden çok sondaki o heceyle ilgili oluveriyorsunuz. Bunu gideren ise, Ola Henriksson (bas) ve John Hoyles'ın (gitar), Pelander ile ortaya koydukları müziğin uyumu ve zenginliği (ki, davulcumuz Jonas Arnesén, benzeri tip davulculardan aşağı kalmıyor, o apayrı.)

Haricinde söylenebilecek pek bir şey yok. Firewood, kendine haslığıyla, rahat havasıyla, sağlam riff'leri ve melodileriyle olsun, klasik rock'ın modern örneği olmasıyla olsun, rahatça dinlenebilecek bir albüm. Albüme alışmak biraz zaman alabilir - fakat, benim gibi "klasik rock" sevgisi sıfırın altında bir adama bile kendini defalarca dinletebilip sonunda da sevdirebiliyorsa, bence mutlaka bir bakın derim.

Artılar: Müzik, genel olarak; havası, kendini yavaş yavaş da olsa sevdirmesi, keyfi.
Eksiler: Pelander'in ekstra hececiği, klasik rock olduğundan kelli ayrıntı ve çözmesi zaman alabilen bir albüm olması.
Kime tavsiye edilir: Herkese. Rock evrenseldir.

Witchcraft resmi sitesi:Witchcrafthome
Witchcraft myspace:Witchcraftspace

Firewood albüm kadrosu:
Marcus Pelander: vokal, gitar
John Hoyles: gitar
Ola Henriksson: bas
Jonas Arnesén: davul



1. Chylde of Fire
2. If Wishes Were Horses
3. Mr. Haze
4. Wooden Cross (I Can't Wake the Dead)
5. Queen of Bees
6. Merlin's Daughter
7. I See A Man
8. Sorrow Evoker
9. You Suffer
10. Attention!

NOT: Aslında albümün limited edition versiyonunda, üç bonus şarkı bulunuyor, sırasıyla: When the Screams Come (Pentagram -hayır bizimki değil- cover'ı), If Crimson Was Your Color (ki bu şarkı The Alchemist albümünde de var) ve I Know You Killed Someone.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Hayırlı Haberler

Eveet, Benim Olanların Atlası'nı okuyan sevgili.... okuyucularım. Güzel haberlerim var sizlere.

Birkaç gün önce, bir süredir takip etmekte olduğum Doommantia isimli sludge/doom/stoner/psychedelic müzik blogunun editörü/sahibine bir e-mail gönderip, Signo Rojo ile röportaj kotardığımı, aynı zamanda Baptists isimli bir grubun da EP'sini incelediğimi (ve kendileriyle röportaj yapmayı planladığımı) yazdım. Ed (editör) ise, benim yazdığım albüm incelemesini aldı ve siteye koymakla kalmadı, üzerine beni Doommantia yazarları arasına yerleştirdi.

Şimdi bu ne demek? Her şeyden önce atlasım ile Doommantia'yı aynı anda götürmek durumunda olduğumdan bana iki katı iş/müzik demek. Elimde biriktirdiğim albümlerin bir kısmı Atlas ve Doommantia arasında bölüştürülecek, bazıları ise Atlas'a has olacaktır kaçınılmaz olarak (misal The Flight of Sleipnir'in yeni albümü bölüştürülecek.)

İkincisi, Signo Rojo ve Baptists röportajlarını buraya da yerleştireceğim ve e-mail ile röportaj olayına biraz daha eğilip birkaç grubu daha eklemeyi umuyorum. Belli de olmaz, fakat önünde sonunda CV'de hoş duracağı kesindir.

Önümüzde ilginç zamanlar var gibidir. Bas gitarla uğraşmak, yazmak (hikaye, şiir falan), yükseklisans başvuruları ve Doommantia ile ilintili sorumluluklarımın arasında müzik, film, dizi, anime, vs. gibi pek çok medya formatını tüketme ihtiyacı derken hayat bana güzel diyorum.