30 Mart 2012 Cuma

Earth - The Bees Made Honey in the Lion's Skull

Earth diyince aklıma gelen iki grup oluyor, Earthship ve Earthride, ikisi de Earth ile tamamen alakasız gruplar (beriki sludge, öteki de doom.) Neyse, her durumda, ben The Bees Made Honey in the Lion's Skull albümünü, sırf ismi sebebiyle aslında çok önceden dinledim, ve zerre sevmedim.  Fakat albüm bir şekilde aklımda kaldı - zaten böyle bir isimle kalmamasına imkan yok.

Efendim, Earth, drone icra eden bir grup, fakat kazın ayağı pek de o kadar basit değil.  Grubun müziğini sadece bu etiketle tanımlamak imkansız.  Kullanılabilecek etiketler progressive, hafif jazz, psychedelic, drone, soundscape, atmosferik olurdu.  Bunların biraraya geldiği noktada ortaya çıkan müzik zaten hiçbir etkileşimini tamamen kullanmayıp, her şeyi kendi benliğine yedirmiş bir müzik.  Bir diğer ifade "enstrümental" olurdu, zira albümde hiç ama hiç vokal yok.  Normalde bu beni rahatsız ederdi, zira nedense enstrümental müzik çok sevdiğim bir şey değil, ama Earth bu albümle kendini sevdirmeyi başardı.

Albümdeki şarkılar genellikle tek bir "parçadan" oluşuyor, standart 8 barlık bir melodiden/riff'ten.  Bu parçacık sürekli tekrar ediliyor ve esas müzik bu parçanın tekrarı esnasında, şarkıların geri kalan kısımlarında dönenlerden ibaret.  Bazen grup bu tek parçayı bir ikincisiyle birleştiriyor (daha ilk şarkı olan Omens and Portends I ya da Rise to Glory gibi) bazen ise hiç oynamıyor (Miami Morning Coming Down II gibi).  Her durumda, bu parçacığın tekrarı, şarkıların çevresinde yörünge oluşturacağı çizgiyi belirliyor.  Aynı zamanda, tekrar üzerine kurulu müziğe insan rahatça alışıyor ve kendini aslanın kafatasında rahat hissediyor.

Grup, çoğunlukla müziğin temel riff'inde ya da parçacığında değil, onun çevresinde var.  Albümü kaç defa dinlerseniz dinleyin, her seferinde farklı bir şeyin dikkatinizi çekeceğini ve uzun süre şarkıları tam olarak kavrayamayacağınızı garanti edebilirim.  Bu açıdan, The Bees Made Honey... son derece sabır gerektiren bir albüm.  Şarkıların hiçbirinin düşük temponun üzerine katiyen çıkmamasının da etkisi var, fakat, bu iki unsur, albümün huzurlu, dingin ve insanı rahatlatan özellikler taşıyan bir havada olmasını da sağlayan etmenler.  Tabi işin güzelliği, zaman zaman bu yan-parçacıkların ana parçanın yerine geçmesi ve onun yerine işi götürmesi (Engine of Ruin.)

Ki, aslında müziğin belirli başlı parçalarından çok, bunların yarattığı atmosfer ve genel hava üzerine kurulu olduğunu söylemek mümkün.  Albüm kapağı bu açıdan bana çok yardımcı oluyor çünkü müzik, kafatasının içindeki bal ifadesinin taşıdığı o hafif yapışan ama hep tatlı bir tat bırakıyor insanın ağzında.  Bazen kafatasının dokusu gibi pütürlü ve kuru, bazen çevresinde yeşeren çiçeklerin nektarı gibi bilinmez, az ama şeker dolu.... çimenlerde yatmanın verdiği his... ve benzeri pek çok hava bu albümde var.  Bu açıdan, grubun hem psychedelic yanının, hem atmosferik yanının hayli kuvvetli olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Fakat, bütün bu yukarıdakilerin ötesinde, The Bees Made Honey...'yi güzel yapan iki unsur var ise, bunlar dinginliği ve bütünlüğüdür.  Şöyle ki, albüm sakin.  Yukarıda bahsettiğim gibi, huzurlu ve dingin bir yapıya sahip ve işin güzeli, insanı sürüklemesini biliyor.  Herhangi bir şarkının içindeyken şarkının ritmine bırakıyorsunuz kendinizi, bittiğinde de sonraki şarkının sizi nasıl sürükleyeceğini merak ediyorsunuz.  Bu da, albümün aslında biraraya getirdiği parçaları da, bütününün güzelliğini de rahatça sergilemesinden kaynaklanıyor.  The Bees Made Honey... bir albüm; şarkılar toplamı değil, bir albüm.

Sonuç mu? Kafa dinlemek için de, diğer her türlü şey için de birebir bir klasik.

Artılar: Havası, atmosferi, müziğin kendisi, her şey.
Eksiler: Sabırsızlara göre olmaması.
Kimlere tavisye edilir: Azıcık psychedelic seven, veya sabırlı olabilecek herkese.

Earth resmi sitesi: Earth
Earth MySpace: EarthSpace

The Bees Made Honey in the Lion's Skull kadrosu:
Dylan Carlson: elektro gitar, amfi
Steve Moore: akustik büyük piyano, Hammond org, Wurtlitzer klavye
Don McGreevy: bas, kontrabas
Adrienne Davies: davul ve perküsyon
Bill Frisell: 1, 4 ve 5'inci parçalarda elektrogitar


1. Omens and Portends I: The Driver
2. Rise to Glory
3. Miami Morning Coming Down II (Shine)
4. Engine of Ruin
5. Omens and Portends II: Carrion Crow
6. Hung from the Moon
7. The Bees Made Honey in the Lion's Skull

28 Mart 2012 Çarşamba

Horseback - The Invisible Mountain

Drone çok da içli dışlı olduğum bir tür değil, bilhassa türün denk geldiğim üyeleri daha az haşır neşir olduğum ambient ile ilişkisi fazla sağlam olduklarından.... ki ambient, yapması çok zor ama benim zerre sevemediğim türler arasındadır.... koskoca okyanusta bir tek Echoes Therein Gale sevdim, o da çok çok az, siz düşünün.

Horseback bu konudaki istisnalarımın başlangıcı olacak gibi gözüküyor.  Grubun dikkatimi çekme sebebi tamamen rastgele - gezinirken denk geldim ve ambient/sludge etiketi ile gelmesinin sonucu olarak bir göz atmaya karar verdim.  Bu tanım çok da yanlış sayılmaz, cidden de Horseback'i en iyi ambient/stoner/sludge tanımlayabilir.  Benzer yakıştırabileceğim bir etiket post-metal olur.  Belki de etiketlerle dolduracağıma yazıyı, müziği tanımlayarak açıklasam daha iyi olur...

The Invisible Mountain'daki dört şarkının ilk üçü, tek bir stoner sludge riff'inin tekrar edilmesi ve riff'in kendisinin değişmesinden çok, riff'in çevresindeki bir-iki unsurun oynamasından oluşuyor.  Vokal tamamen ve tamamen kafasına göre yerlede giren brutal kelime okuyuşlarından daha fazlası değil ve sadece ufacık bir etken.  Bu nasıl tanımdır derseniz, şöyle ki, aynı riff, yedi-sekiz dakika boyunca tekrar ediyor ve tek değişiklik, davuldan gelen ekstra bir zil vuruşu, ya da ufacık tıngırdatmalarla gelen "solo parçacıkları" oluyor.  Horseback, bu tekrarı kullanarak hipnotik bir etki yaratıyor.  Riff tekrar ede ede dinleyiciyi de sürüklüyor.

Ki aslında bu noktada The Invisible Mountain'ın en büyük iki artısı ortaya çıkıyor.  Bunlardan ilki ve en büyüğü: sürükleyicilik.  Şarkılar kendi içlerinde zaten tek riff ile yeterince sürükleyici, o kadar ki, çoğunlukla şaşkınlık yaratan şey riff'in kesilmesi oluyor.  Bununla beraber, albümün bütün şarkıları bu sürükleyicilikten nasibini almış atmosferik parçalar olduğundan, albüm kendi içinde de bir sonraki şarkıyı merak edip, bir kere başladı mı sonuna kadar bıraktırmayan bir yapıya sahip.

Albümün ikinci büyük artısı, atmosfer ve bu noktada esasen son şarkı olan on yedi dakikalık Hatecloud Dissolving into Nothing'in yeri ayrı.  Bu şarkı tamamen atmosferiklerden oluşuyor ve belirli bir sekiz barlık, echo yemiş bir kısımcığı sürekli tekrar ediyor... düzenini bozan tek şey ise vokal, ama bu basitlikte aslında dünyanın hissini yaratması apayrı.  Hatta sırf bu şarkının duygusal yoğunluğu albümün tamamına yetebilecek kalibrede diyebilirim.  Ha, atmosfer olarak diğer üç şarkı ise, son derece rahat ve dingin.  Yukarıda bahsettiğim hipnotik etkinin bir yönü, getirisi olan hissin uyku bastırması değil, basit bir dinginlik olması.

Ki zaten The Invisible Mountain garip bir şekilde nispeten "pasif" ve hiçbir şekilde dikkat gerektirmeyen, ama dikkati toplayabilen bir albüm.  Dinlendirici, terapik ve hipnotik ve bunlardan herhangi birisi insanı yormuyor ve, sludge etkileşiminden gelen yoğunluğ ve stoner usulü riff'leri tekrar ettikçe, ya da daha doğrusu şarkılar tekrar üzerine kurulu olunca, oturup ciddi ciddi dinlemek yerine şarkıyı istediğiniz yerinden bırakıp, istediğinizen yakalayabilirsiniz.  Ve arada aklınızın tamamen gitmesi, şarkıyı dinlemenize engel olmaz...

Sonuç mu? Son derece hoş bir albüm The Invisible Mountain.

Artılar: Müziğin dinginliği, atmosfer.  Geri kalanlar.
Eksiler: Sabırsızlara göre olmaması.
Kimlere tavsiye edilir: Aslında herkese, ama daha çok atmosfer meraklılarına.

Horseback BandCamp: HorsebackCamp

Horseback esasen sadece Jenks Miller'dan oluşmaktadır.



1. Invockation
2. Tyrrant Symmetry
3. The Invisible Mountain
4. Hatecloud Dissolving into Nothing

24 Mart 2012 Cumartesi

Acretongue - Nihil

Hayatımın kaynaklarından bir tanesi olan last.fm'de denk gelip, bir sebepten sevip, uzun süre de last.fm'de kim ekli, kim değil bakmadığımdan ıskaladığım bir topluluk olmuş Acretongue ve yazık olmuş.  Çok yazık olmuş zira ben böyle güzel müziği çok nadiren bulabiliyorum.

Acretongue nasıl müzik yapıyor derseniz, valla zaten ortaya çıkan garip bileşke beni cezbetti diyebilirim.  IDM denildiğinde akla hep glitch ve benzeri etkileşimlerin gelmesi bir yana, eğer IDM cidden Intelligent Dance Music ise, Acretongue en "intelligent" hallerinden bir tanesini icra ediyor diyebilirim.  Biraz darkwave, biraz synthpop, biraz ambient, biraz terror EBM'in bazen (misal God Module felaket becerir bunu) korku filmi müziğini andırabilmesini alıyoruz, bunların hepsini chillout/trip hopumsu hava ve vokallerle birleştiyirouz, bütün bunları endüstriyel bir kapta yoğurduğumuzda Acretongue çıkıyor.

Nihil, projenin ilk albümü ve aslında 2007 yapımı bir albüm olmasına rağmen şu anda geçerliliği bir hayli olan bir albüm.  Bunun en büyük sebebi, daha açılıştan albüme yayılmışlığını belli eden olgunluk ve oturmuşluk hissi.  Her şey yerli yerinde ve her şey olması gereken yerde duruyor.  Tabii ki bu sürprizlerle karşılaşmayacaksınız demek değil, öyle olsa albüm oturaklı değil sıkıcı olurdu ve Nihil'in asla sıkıcı değil.  Bunun en büyük sebebi, müziğin genel yapısında: her şarkı, basit bir-iki sample'dan yola çıkarak başlıyor ve yavaş yavaş, katman katman, müziği resmen siz dinlerken inşa ediyor.

Ki aslında albümün bu kadar hoş olmasında bunun etkisi büyük - şarkılar basitten başlayıp, bir sample daha, bir synth line daha, bir ek pasaj daha derken resmen kendi içlerinde yapılanıyorlar ve bu da zaten herhangi bir anda dinlediğiniz bir kısım her an tamamlanmaya yaklaşabilir ya da kendi içinde parçalanarak tekrar kullanılabilir demek oluyor. Basefader, Voyeur ve Emigré bunun en güzel üç örneği zaten.  Haliyle tam ne zaman ne geleceğini bilmek imkansız.  Misal, Estranged'in girişi aslında son derece ciddi, keskin, kızgın bir synth ile (moog mu dedirten...) açılıyor, fakat buna eklediği perküsyon ve ekstra synthesizer/VST geçişiyle sesi yumuşatıp soğutuyor.

Buna benzer olarak, albümün geneline karanlık bir hava hakim - öyle iki üç şarkıda da değil, bütün albümde genel bir karanlık var.  Basefader ve Emigré gibi çok daha bariz olanlarının yanında, Trust/Obey ve Estranged hesabı daha karamsarlığa kendini vermiş olanlar var.  Hatta, albümün tek "sakin" anının derin bir melankoliye kendini vermiş Dragonfly olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır.  Bu havayı yaratan etmen, müziğin kendisinden çok Nico J'in vokali - vocoder'dan mutlaka geçmiş olan vokal üzerinde tanınmayacak kadar oynanmamış, ama genellikle vokal çok hafif bir melankoliyle geliyor (Puissance da böyledir bazen) ve bu da zaten varolan karanlığı daha da güçlendiriyor.

Kaldı ki aslında bu albümün yoğun atmosferi, en büyük artısı iken en büyük eksisine bu yüzden dönüşebiliyor: biraz aydınlık, biraz ışık istiyor insan.  Benim için hiçbir şekilde sorun olmadı bu, fakat bazen baştan sona hep karanlık, hep karamsar, hep hüzünlü albümlerin en büyük eksisi zaman zaman gerebiliyor olmalarıdır.  Dolayısıyla aslında Nihil kusursuz bir albüm olsa da, bu kusursuzluğu yakalayabilmek için biraz karanlık takılıyor olmak gerekiyor.

Fakat yine de, sonuç mu? Kaçırdığınız hata, sonuç bu.  Albüm, bandcamp'ten indirmesi bedava olarak duruyor/bekliyor.

Artılar: Müzik, atmosfer, şarkılar, bedava olması, her şey.
Eksiler: Cidden yok.
Kimlere tavsiye edilir: Karanlık takılan herkese.

Acretongue BandCamp: Nihil albümünü bedavaya bulabilirsiniz.

Acretongue Nico J.'dir




1. Proxy
2. Basefader
3. Voyeur
4. Trust/Obey
5. de_nihil
6. Estranged
7. Dragonfly
8. Emigré (part i & ii)
9. Neverwhere
10. ...violins played

19 Mart 2012 Pazartesi

Lillith - Once I Was Alive

Aslında bu albüm ilk çıktığında (2010) dinlemiştim ve "hoş ama boş bu ne ya" diyerek geçmiştim.  Neden sonra bir gün aniden canım çekiverdi ve albümü saklandığı delikten çıkartıp tekrar dinledim ve ilk karşıma çıktığı andaki ruh halimin uygunsuzluğu harici çok az sorunu olan bir albüm olduğuna karar verdim.

Lillith ne tip müzik yapıyor derseniz, "low chamber cello rock" derim.  Low rock kısmını hala yazılmakta olan A.K.A.C.O.D. incelemesinde geçeceğim fakat, haricinde grubun müziğini bu şekilde tanımlamak mümkün.  Çello ve gitar kullanılan enstrümanlar ve chamber/çello rock kısmı bunlardan ileri geliyor.  Fakat grubun herhangi klasik anlamda rock yaptığını söylemek zor. Chamber müzik etkisi ağır basıyor ve genellikle de bu eksende hareket ediyorlar.  Jazzımsı davulları ve ayrıksı vokali eklersek bunların üstüne, Lillith formülüne ulaşıyoruz.

Aslında formülün bir diğer uzantısı, albümü birkaç kez çevirdiğinizde ortaya çıkıyor: şarkılar genellikle tek bir pasajın ya da bir ritmin çevresinde dönüyor.  Bunun iyi yanı, albüme bir rahatlık, bir tanıdıklık hissi katıyor ki tamamen kendine has bir müzik yapan bir topluluğun bunu verebilmesi şahane bir şey.  Ha, albüm özellikle zorlamadığından dolayı bazen fazla kolay yerine oturuyor, o apayrı bir nokta, ama çoğunlukla rahatlık ve sanki gele gele tanışık olduğunuz bir yabancının evinde dolaşma hissi bunu rahatça gölgeliyor.

Kaldı ki, bulduğu bileşke bu kadar kendine has olan bir grupta başka bir şey herhangi yeni dinleyiciyi kaçırtırdı -  hele hele vokaller hem en ön planda hem de en ayrıksı öge iken.  Camille Hell'ın vokali aslında bu tip müzikten bekleyeceğiniz yumuşaklığa sahip değil, hatta tam tersine gayet sert, sivri ve gırtlaktan bir vokal.  Psychobilly gruplarında bulsanız şaşırmayacağınız bir sivriliğe ve bir muzırlığa sahip bir vokal ve zaten Lillith'in aslında her şeyin ötesinde minimalist takılan müizğine olan katkısı ise belirginliğinde.  Misal When the Ship Goes Down şarkısını aslında vokal girince hatırlıyor insan - hele nakaratı....

Ki zaten Lillith, yukarıda saydığım bütün etkileşimleri biraraya getirirken, aklında sanki bir şarkıyı minimum gereksinim ile nasıl çıkartırız benzeri bir anlayışa sahip.  Misal Black Hole basitçe iki parça arasında: nakarat ve nakarat-olmayan, fakat nakaratın da haricindeki pasajların birkaç nota eksiltilmişi olduğu düşünülürse, ortaya çıkan şey efsane.  Cidden, şarkıların içindeki parçaları da parçalarına ayırmak ve/ya minimal olarak hepsini kullanmak albümün basit ama güzel olmasına yarıyor.  Too Close to the Sun (Daedalus'un ağzından!) ya da Dance with Death yazılmış en komplike şarkılar olmaya ihtiyacı olmayan şarkılar mesela.

Bunun negatif yönü ise, albümün fazla kolay olmasında ortaya çıkıyor.  Bu albümü ilk birkaç kere dinleyip bana bir şey sunmadığı inancına kapılmış ve bir kenara atmıştım - bu olaydan tam iki yıl sonra geri döndüğümde albümün kendine has bir güzelliği olduğunu görebildim.  Albümün böyle bir özelliği var: sürprizsiz, ama bu sürpriz yoksunluğunda şarkıları rahatça kafanıza sokuyor.  Silence'ın, Stillborn Fight'ın, Sister Morphine'in, Black Hole'un.... kısacası bütün şarkıların nakaratları çok iyi yazılmı ve minimal ama güzel melodileri sizi bağlamayı başarıyor.

Sonuç mu? Mutlaka bir bakın derim, zira Lillith çok ama çok şeker bir topluluk.

Artılar: Minimalist müzik, vokaller, rahatlığı, şirinliği.
Eksiler: Bazen bir şeylerin eksikliğini hissettirmesi, birkaç dinleyişte ezberleniyor oluşu.
Kimlere tavsiye edilir: Herkese.

Lillith MySpace: LillithSpace

(Grupta kim ne yapar yazmıyor hiçbir yerde.)



1. Too Close to the Sun
2. Black Hole
3. Life for a While
4. Stillborn Fight
5. Silence
6. Dance with Death
7. When the Ship Goes Down
8. Portrait in Rust
9. Dark Age
10. Sister Morphine
11. Stillborn Fight (Demo)